Hafif serin bir Kasım kasabasında 25'inde seslerle geleceğim. Dışarıdan gelen kalabalığın insan sesleri ve siren sesleriyle şaşkına döndüm, paniğe kapıldım. Usulca pencereye yöneldim ve dışarıya baktım. İnsanlar mutlu olduklarında, sevinç içindeydiler. Sonra ana yolda ilerleyen araba konvoyları ve onların çalan kornalarına gözlerimin önünde. Kendi kendime "Neler oluyor?" dedim. Bir çırpıda paltomu giydim ve süslendim. İçimde, beni kayıtlı olan güçlü bir duygu vardı. Kalabalığa usulca yaklaşıp bir amcaya sorunu sordum. O da bana yaşlı ve sonları bir yüzle dönen, "Haberin yok mu?" dedi. "Hayır, ne oldu haberim yok beyamca." Amca derin bir nefes aldı ve, "Televizyonu açtım, televizyonu aç!" dedi.

Duraksadım ve kafamda yanıtsız sorular belirlemeye başladı. Koşar adım evime doğru ilerlemeye başladım. "Siren çalıyordu, devlet büyüklerinden biri mi ölmüştü?", "Araba kornaları çalıyordu, düğün mü vardı?", "Sevilmeyen biri ölmüşse siren neden vardı?" diye düşündüm. Bu düşüncelerle evime geldim, gövdesi çelik olan ve geriye kalan miras parçalarıyla dolu olan yadigâr kapıyı çaldım. Evimin giriş duvarını süsleyen Atam'ın posterini selamlayıp televizyonu düzenlendi. Kanallar, son dakika haberleri geçiyordu. Ve o bir şeyler oldu. Donup kaldım. Başımda kaynar sular dökülmüş olduğu gibi. Televizyonda, muhabirler heyecanla "Geliyor, geliyor!" diye bağırıyorlardı. Mustafa Kemal Atatürk, kurmaylarıyla birlikte Samsun'dan İzmir'e yürür gibi platforma bir araya geldi. Gözlerimden yaşlar akarken bu algı karmaşasını çözmek için başlangıcımı iki

Altyazılar hızla akmaya devam ediyor: "Siyasi liderler ülkeyi terk etmeye başladı", "TSK'daki üst düzey komutanlardan haber alınamıyor", "Emniyet müdürlüklerinden haber alınamıyor", "Savaştan ülkesini terk etmeyen mülteciler geri dönüyor" gibi inançlar geçiyordu. Bir yandan Atatürk, sağında Fevzi Çakmak Paşa, solunda Kazım Karabekir Paşa ile platforma çıktı. Şaşkınlıkla ekrana bakarken gözüm kameranın hafif sağında Hasan Tahsin'in notlar bölgesini gördü. Atatürk, "Hiçbir şey bıraktığımız gibi kalmamış. Geride sizlere yol gösterici ilke ve inkılaplarımızı hiçe sayıp, vatan topraklarını ne hale getirmişsiniz!" dedi ve ardından Fevzi Çakmak Paşa'ya dönerek, "Nerede harcanmak Pa

O an titreyerek uyanıyorum. Rüya sorunlarını anlamam uzun sürmedi ama içerideki huzur kaybolmuştu. Hızla televizyonu kayıtlı, ancak sıradan ekranda bir program vardı. Yüzümü yıkamak için çalışırken, bir anda karşımdaki Atatürk posterine baktım. Gözleri bana baktı ve bana bir şeyler söylüyordu. "Asker!" diye haykırdı, çok net ve güçlü bir şekilde. Tüm vücudum dondu. "Emredin Paşam!" diyerek

Bu rüyadan sonra kendime gelemedim. İçimdeki kafa karışıklığıyla amcam Alparslan'ın evine gitmesine karar verdim. Alparslan, emekli bir albaydır ve savaş yıllarını yaşamış, ülkesine uzun süre hizmet etmiş bir askerdir. Onun bilge sözlerine ihtiyacı vardı. Alparslan, beni hemen hemen anlamıştı bir olmaya devam ediyordu. Çayını yudumlarken bana savaş anılarını anlatmaya başladı. Dediğine göre, savaş sadece cephede değil, insanın kendi içinde de verilir. O anlattıkça, Atatürk'ün rüyamda bana seslenmesinin sadece bir rüya olmadığını, bir sorumluluğu taşıdığını anlamaya başladım. Alparslan'ın söylediği sözler, aslında yeni bir kahramanlık rehberi

Amcamın evinden ayrıldıktan sonra grup üyesi Fırat, Yılmaz ve Çakıroğlu Alperen ile buluştum. Rüyamı onlara anlattım. Fırat, her zamanki gibi sakin ve mantıklı yaklaştı. "Bu sadece bir rüya olabilir ama önemli olan senin ne istediğin" dedi. Yılmaz ise çok daha cesurdu, hemen harekete geçme işlemini söyledi. Alperen ise sessizdi, içine kapanmıştı. Onun geçmişte kaybettiği bir aile üyesi vardı ve bu acı, İçindeki sessizliği daha da derinleştirmiş

Bir plan yapmaya başladık. Ülkenin içinde bulunduğu duruma dikkat çekmek ve Atatürk'ün mirasını canlandırmak arzulanıyordu. Ancak bu yol, sandığımızdan daha zordu. Planımızı uyguladığımız gün, beklenen bir süre boyunca devam eder. Çakıroğlu Alperen, o gün hayatını kaybetti. Hepimiz donduk. O, aramızdaki en sessiz ama en cesur kişiydi. Bu dönemde hepimizi sarstı. Alperen'in kaybı, bana büyük bir sorumluluk yükledi. Arkadaşımı kaybetmenin acısı beni içten içe paramparça etti. Fırat ve Yılmaz da derinden etkilendi. Fırat, her zamanki oluşum ve soğukkanlı yapısıyla bu acıya dayanmak zorunda kaldı, Yılmaz ise suçluluk duygusuyla boğuşuyordu. Alperen'in ölümü, hepimizin kahramanlık yolunda yeniden şekillenmesi

Alperen'in kaybından sonra sabah Alparslan'ın yanına gitti. Bana böyle şeyler söylüyordu, yalnızca cesur olmak değildi, aynı zamanda devam ediyordu ve kararlı adımları atmamız kurulumu vurguluyordu. Artık yolumu belirtilir. Ülkemiz ve geleceğimiz için savaşmaya devam edecektik. Bu kez daha güçlüydük ve sadece bir rüya ile başlayan bu yolculuklarda, giderek de devam ediyordu. Artık geri dönüş


Turan, arkadaşları Fırat, Yılmaz ve Çakıroğlu Alperen'i evine çağırdı. Ev, eski bir mahallede yer alıyordu. Yılların izlerini taşıyan, ahşap pencere çerçeveleri çatlamış, yıpranmış duvarları solmuş bir yapıydı. Dışarıdan sıradan bir evdi, ama içerisi Turan'ın çocukluk anılarıyla doluydu. Kapıdan girer girmez göz cihazı bir sadelik dikkat çekiyordu. Evin girişinde, her zaman olduğu gibi Atatürk posteri bölgesindeydi. Duvarları süsleyen birkaç eski aile fotoğrafı, raflarda sıralanmış birkaç kitap ve masanın üzerinde bir radyo bulunuyordu. Büyükçe bir çiçeklenme ortada sade bir oturma grubu vardı. Odada loş bir ışık, eski tarz bir avizeden sızıyordu. Tahta zemin gıcırdarken, yer dökülmüş halılar yorgun zeminle uyum içindey

Turan, bu eski arkadaşlarla buluşmak için en uygun evde yer almayı düşünmüştü. Sessizdi ve güvenli bir yerdi. Herkes geldikten sonra oturdular. Bir süre rüyadan, yaşadıkları karmaşıklıktan ve amcası Alparslan'dan bahsettiler. Daha sonra planlarını düzenlerler. O gün, bu dört arkadaş, ülkede saran karanlığa karşı neler yapabileceklerini tartışmaya koyuldular. Her biri kendi başına ortaya çıktı. Fırat, derlemeyle dikkat çekerken, Yılmaz cesurca onun dayanıklılığının daha fazla risk hazırlanması gerektiğini savundu. Alperen ise bu sefer biraz daha sessizdi, ancak dikkati dağıldı. Bu ilk buluşmalarında bir yol haritası çıkardılar. Planları, ülkede küresel yaratacak eylemler yapmaktı, ancak dikkatli ve temkinli ilerlemeleri gerekiyordu. Atacakları onun kalıcılığını sağlamak, sadece dikkat çekmek değil, aynı zamanda halkı bilinçlendirmek

Bu buluşma, bir başlangıçtı. Takip eden günlerde aynı evde üç kez daha bir araya geldiler. Onu buluşmada planlarını detaylandırdılar, çeşitli stratejiler geliştirdiler. Ev, bu gizli toplantıların merkezi haline gelmişti. Onun buluşmalarında masanın haritaları, notları ve gazeteler yayınlanıyor. İlk buluşmada belirlenen yol haritasını her fırsatta biraz daha ileri taşıyorlardı. Fırat'ın önerileriyle planlar daha profesyonel hale gelirken, Yılmaz'ın cesur tuttuğu grubu motive ediyordu. Alperen de her zaman sağlıklı bir denge unsuru olarak varlıklarını sürdürmeyi sağlıyordu.

Dördüncü buluşmaları için yine Turan'ın evinde bir araya geldiklerinde, her şey normal gibi konuşuyordu. Oturdular, çaylarını içip planlarına devam ettiler. Ancak bu sefer bir gariplik vardı. Dışarıda bir sessizlik hakimdi. Gece boyunca devam ederken aniden sert bir kapı sesi yankılandı. Kapı, hızla çalınıyordu. Turan ve arkadaşları göz göze geldi, içlerinde bir tedirginlik gösteriyordu. Kapı tekrar vuruldu, bu sefer çok daha sertti. O an herkesin bildiği: İh

Poli

Gözaltında geçen günler, herkes için zorlu bir süreçti. Sorgulamalar, bitmek bilmeyen harcamalarla doluydu. Yargılama süreci hızlı başladı. Devlet onları "ülkeyi kin ve nefreti düşürme" suçundan mahkum etti. Biri uzun süreli hapis cezasına çarptırıldı. Turan, Fırat, Yılmaz ve Alperen, hapse girdiklerinde sadece bir rüyanın devamının bedelini ödeyeceklerdi.

Hapishaneye girdiklerinde, bu dört arkadaşın bir arada kalmalarına izin verilen küçük bir koğuşa kaydedilir. İlk günler sessiz geçti. Herkes kendi başına başa çıkmak zorundaydı. Suçlamalar, ihanet, hayatlarının bir ve alt üst olması onları sarsmıştı. Ancak bir gün koğuşlarına yeni biri eklendi. Uzun boylu, zayıf bir adamdı. Saçları ağarmış, gözlerinde derin bir bilgelik vardı. Adamın adı Mehmet Hoca idi. Es

Mehmet Hoca, bir köşede otururken onları gözlemliyordu. Birkaç gün sonra sohbet etmeye başladı. Mehmet Hoca, Turan ve arkadaşlarının hikayesini anlattı. Bilgisi ve deneyimi, bu dört genç insanı etkilemişti. Mehmet Hoca, onların sadece hapishane hayatları değil, dış dünyada neler olduğunu ve nasıl kalacaklarını öğrenmeye başladı. Siyaset, felsefe, tarih üzerine derin sohbetler yapmaya toplandı. Bu sohbetler, Turan ve arkadaşları için adeta bir eğitim süreci

Her geçen gün, Mehmet Hoca'nın sözleri iç yolculuklarına ışık saçıyordu. Hapishane duvarları arasında kaybolan zaman, bu sohbetlerle anlam kazanıyordu. Turan, artık rüyasında gördüğü Atatürk'ün ona ne istediğini daha iyi anlamıştı. Ülkenin geleceği, ellerinde olmasa da zihinlerinde şekilleniyordu. dışarıdaki karanlık, içlerinde bir umut ışığı olarak yanmaya devam ediyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gg